Window from Hagia Sophia.
October 5th, 2013.Hagia Sophia, Istanbul, Turkey.

Window from Hagia Sophia.

October 5th, 2013.
Hagia Sophia, Istanbul, Turkey.

Perşembe, 31 Ekim 2013

Reçete.

1) Etrafını dikkatle izliyor.
2) Genellikle 3 saatte bir mama ihtiyacı duyuyor.
3) gece 12
    gece 4
    sabah 7
    öğle 12 ile 1
    öğleden sonra 5
    akşam 8 (Tuvalete çıktığı saatler)
4) Uykusu genellikle 2 ile 3 saat arasında değişiyor. Bazı günler - 1 saat uyuyamadan uyanıyor.
5) Yalnız kalmak istemiyor.
6) Sırt üstü yattığı zaman huzursuzluk çıkarıyor.
7) Ağız kuruluğu oluyor. (Bazı günler.)
8) Ağız kuruluğu olduğu günlerde öksürme olayı da meydana geliyor.

                                                                                                  29.07.1990

Geçen günlerde annem elime eski bir reçete kağıdı sıkıştırdı. Babamın el yazısı. Şimdinin koca çınarı, o zamanın yeni yetme babası. İlk heyecanından bu yana iki ay geçmiş. Belli ki eline geçen ilk kağıt parçasına bunları döküvermiş. Dile kolay 23 sene geçse de, bu reçetedeki ben olsam da benim ilacım hep onlar oldu, hep.

Tok karnına.

Not. Bunca vakit geçmiş ama 2. ve 6. madde hiç değmemiş. Ayrıca bunu da hasta bir vaziyette yazıyor olmam tamamen tesadüftür.

Cumartesi, 26 Ekim 2013
9 pm.
October 23th, 2013. İzmit, Kocaeli, Turkey.

9 pm.

October 23th, 2013.
İzmit, Kocaeli, Turkey.

Çarşamba, 23 Ekim 2013
Back to the future.
İzmit, Kocaeli, Turkey. October 23th, 2013.

Back to the future.

İzmit, Kocaeli, Turkey.
October 23th, 2013.

Pazartesi, 7 Ekim 2013
Hope.
Topkapı Palace, Istanbul, Turkey.October 6th, 2013.

Hope.

Topkapı Palace, Istanbul, Turkey.
October 6th, 2013.

Cuma, 23 Ağustos 2013

Üçleme.

Herkesin favori üçlemesi vardır, sanırım. Karnıyarık, pilav, cacık; gez, göz, arpacık; Matrix, Lord of the Rings ve nicesi. Benim ise; Çanakkale, Bozcaada, Ayazma.

Çanakkale bende alışkanlığa dönüştü diyebiliriz. Son iki senede ikinci defa. Çanakkaleyi sessiz, sakin olduğu için çok seviyorum. Bu seneki gezime birkaç farklı yer katmak istiyordum ve öyle de oldu. (Ev arkadaşlarıma bunun için bir teşekkürü borç bilirim.)

image

İlk olarak Bozcaada! Adaya ulaşım deniz otobüsü ile direk Çanakkale’den ya da Çanakkale’den Geyikli’ye gidip oradan feribot ile karşıya geçebilirsiniz. Deniz otobüsü seferleri, feribot seferlerine nazaran daha az. Eğer kalmalı gidiyorsanız daha önceden rezervasyon yaptırmalı, fiyat araştırmalısınız. Çünkü Bozcaada gerçekten çok ama çok pahalı bir kara parçası. Hele ki öğrenciyseniz bir kaç defa daha düşünmenizi öneririm.

image

Adanın sokakları gerçekten pek güzel, özellikle Rum evlerine bayıldım. Şarap fabrikalarını ve tadım yerlerini mutlaka gezin.  

image

Adanın kalesi. Ayrıca adadaki Ayazma plajında denize girmenizi şiddetle öneriyorum. Soğuk deniz sevmeyenler hariç tabii ki. Çünkü gerçekten soğuk, baya soğuk. Ne kadar soğuk olursa olsun Baltık Denizinin tadına bakmış olan birini etkiler mi? Hiç sanmıyorum. (Not. Plaja ada içerisindeki minibüsler ile ulaşımı sağlayabilirsiniz.)

image

Çiçek Pastanesinin meşhur bademli damla sakızlı kurabiyesini denemenizi öneririm. Hatta diğer kurabiyelerinden de tadın, nefis! Bu arada adada naylon poşet kullanımı yasak. Amerikan filmlerindeki gibi her şey kese kağıdına konuyor. Bravo!

image

Üçüncü durağımız ise; Ayazma. Çanakkale’den 100 kilometre uzaklıktadır. Burayı Eyvah Eyvah 2 filminden hatırlayacaksınızdır. Bol oksijeniyle, yeşilliğiyle, buz gibi suyuyla ender bulunan yerlerden biri. Giderken yanınıza mangalınızı almayı unutmayın, sakın!

image

Kaz dağlarının buz gibi suyu.

image

Tatilin sonuna geldiğimiz gibi yazının da sonuna geldik. Yolu takip ederseniz çıkışa(!) ulaşacaksınız. Hoşça kalın!

image

Not. Geçen seneki Çanakkale yazımı arşivden bulabilirsiniz.

Cumartesi, 6 Temmuz 2013
The Door.
Suomenlinna Island, Helsinki, Finland.June 10th, 2013.

The Door.

Suomenlinna Island, Helsinki, Finland.
June 10th, 2013.

Cumartesi, 29 Haziran 2013

Helsinki.

Türkiye’ye günler kala yalnız başıma yaptığım gezidir. Hayatımda ilk defa adeta solo tırmanış yaparcasına başka bir ülkeye yalnız seyahat edecektim. Helsinki, Tallinn’e iki buçuk saat uzaktadır, gemi ile. 

Helsinki limanına ilk indiğimde iki seçeneğim vardı. Ya ilk olarak şehri gezip daha sonrasında adalara geçecektim ya da tam tersi. Daha öncesince arkadaşımdan tavsiyeler aldığım için ilk olarak şehri gezmeye başladım. 

Şehrin ara sokaklarından Uspenski Ortodoks Katedraline doğru yol aldım. Bu yol sürecinde Helsinki sokak hayatına dair fotoğraflar çektim. İşte onlar;

image

Tallinn’deki gibi burada da tram var ama Helsinki gibi o da daha modern. (Tallinn’e kıyasla.)

image

Helsinki sokak araları.

image

Aşk köprüsü.

Sıra geldi, Uspenski Ortodoks Katedraline. Katedrale giriş ücretsizdir. Ufak bir tepenin üstüne kurulmuş. Hatta oradan Helsinki Katedrali bile gözükmektedir. İşte Uspenski Katedrali;

image

image

Belki de şehrin simgesi olan diğer katedrale geçiyoruz; Helsinki Katedrali. 

image

Diğer katedrallerden farklı olarak daha neoklasik bir mimari tarzı var.

image

Katedralin yüksek tepesinde oturup dinledikten sonra şehrin daha iç taraflarına doğru yürüdüm. 

image

Şehrin bir kaç saat dolandıktan sonra sıra adalara geçmeye gelmişti. Limana yakın olan “Market Place" bizim dilimizde ise bildiğiniz pazar kurulan yerin orada adalara deniz araçları kalkmakta. 5 Euro’ya günlük bilet alabiliyorsunuz. Ayrıca adalarda kaybolmamak için  isteyebilirsiniz. Hemen hemen her 20 dakika da bir Suomenlinna'ya araç bulabiliyorsunuz. 

Adaya adım attığınızda adalar arasında köprüler mevcut ve mavi bir rota var. O rotayı takip ettiğinizde en önemli yerleri görmüş oluyorsunuz. İşte o en önemli yerler;

image

Suomenlinna Kilisesi. 1854 yılında yapılmış. Kilise ayrıca deniz trafiğini kontrol edilmek amacıyla adeta deniz feneri gibi de kullanılmış.

image

Adada çok fazla top mevzisi var, Çanakkale’yi anımsatan. Savaşı anmak için yapılmış mezar anıtında olması çok normal.

image

image

Ve mavi rotanın son durağı Kral’ın Kapısı (King’s Gate)

image

Gördüğünüz üzere çok farklı bir kapı olduğu söylenemez ama Kral’ın kapısıymış(!) Adanın geneline baktığınızda ada çok huzurlu, sakin, bol renkli, rüzgarlı bir yer. Adada çok sayıda müze, kafe, restaurant, galeri mevcut. Adadan bir kaç fotoğraf daha o zaman.

image

image

Dönüş yolu için daha vaktim olduğu için şehre dönmek yerine adada yeşillikler arasında oturmayı yeğledim. Dönüş için şehre gittiğimde ufak bir konsere denk geldim, Finlandiya’nın bağrından kopan bir rock grubunu da dinlemiş oldum. 

image

Tallinn’de olduğu gibi dinleyenlerin +45 olması yine beni şaşırttı. Nerede konser amcalar, teyzeler orada. Baltık insanını anlamak zor arkadaşım, ne yapalım.

Yazımı adadan geçtiğim Helsinki fotoğrafı ile bitirmek istiyorum.

image

Hoşça kalın!

Salı, 25 Haziran 2013

St. Petersburg.

Nam-ı değer Leningrad'a bu kadar yakın iken gitmemezlik yapmak utanılacak bir hareket olurdu. Biz onlardan değildik. Ayrıca Erasmus yaparken Avrupa Birliği sınırları dışına çıkmakta herkesin şansı değildir. (Ha bir de İrlanda, İngiltere yapanlar var. Çok kıskanıyorum.

İki gece üç günlük Rusya gezimizi planladık. Yola koyulmak için otobüs terminaline gittik. Evet, uçak değil. Bu arada unutmadan bir not daha geçeyim. Rusya, Estonya’dan bir saat gerideki dilimi kullanmaktadır. Otobüs yolculuğu aşağı yukarı yedi saat sürmektedir. 

Rusya’ya giderken aklınızda bulunması gerekenlerden biri Rus insanın çoğunluğunun ingilizceyi yeterince bilmemesidir. Zaten otobüs şoför ve muaviniyle anlaşamamız bu süreci başlatmış oldu, henüz Estonya’dan çıkmadan. Onlar konuşuyor, yan taraftaki Brezilyalı amca ile birbirimize bakıyoruz. Otobüsten indikten sonra metroya doğru yola koyulduk ve bulduk. Bilmeyenler için söylüyorum, Petersburg’taki metro Dünya’nın en derin metrolarından biridir. Yürüyen merdiven ile bir kaç dakika boyunca Dünya’nın merkezine doğru iniyoruz, oldukça dik. Bu arada metronun içi sanat galerilerini aratmıyor hatta bir çoğundan daha etkileyici. (Metro içerisinde fotoğraf çekmenin yasak ve yaptırımlarının olduğunu duyduğum için elim canım makine gitmedi.) Bu arada arkadaşımın tavsiyesi üzerine rezerve ettiğim hostelimize geldik. Pek şirin. (MIR Hostel, tavsiye ediyorum.)

image

Eşyalarımızı bırakıp hemen şehir turuna başladık. Hostelimiz Hermitage Müzesine ve Nevsky Caddesine çok yakın olduğu için kendimizi Neva nehrinin kıyısına attık. 

image

Sonrasında nehrin karşı kıyısına geçtik. İlk olarak St. Petersburg Merkez Camii’sini gördük. Şaka değil, gerçek. Yaklaşık 100 yıldır var olan bir camii imiş. Oradan küçük bir ada olan Peter and Paul Fortress'e geçtik. Yeşilliğin bol olduğu çok küçük bir adacık. Yukarıda gördüğünüz o sivri bina o adanın içerisinde.

image

Eski yapılarda altın rengi kullanımının çok fazla olduğunu rahatlıkla söyleyebilirim. 

image

Bu süre içersinde Kiril alfabesinin getirdiği zorluklarla baş etmek zorundasınız. Sokak isimlerinin altına ingilizceleri yazılmış olmasına rağmen o kadar küçük ki karşı kaldırımdan görmeniz neredeyse imkansız. Ve günün son önemli durağı; Saint Isaac Kathedrali!

image

image

İkinci gün ilk durağımız ise Hermitage Müzesi. Leningrad’a kadar gelip bu müzeye uğramamak affedilemez bir hatadır, baştan söyleyeyim de! Dünya’nın en büyük 5 müzesinden biri ve en çok tabloya sahip müze olarak biliniyor. Müzenin içerisine fotoğraf makinemi aldırmadılar, diğer insanlara izin verseler de yine (müze de bile) ingilizcelerinin olmaması böyle bir sonuca yol açtı. Dışarıdan fotoğraflarıyla yetinmek zorundasınız. (Üzgünüm.)

image

Müzenin çok büyük ve çok karışık olduğunu söylemeliyim. Her odanın ya da bölümün numarası kapıda yazıyor ve herhangi bir yönlendirme yok bu da sizi kaybolmaya sürüklüyor. Vatikan Müzesindeki gibi bir sistem çok işlerini görür, hem de çok rahat. Genel olarak müze gerçekten ağzınızı açık bırakacak nitelikte, buna emin olabilirsiniz. Gidin, görün.

Buradan çıktıktan sonra Nevsky Caddesi üzerindeki ünlü Kazan Katedrali'ni görmeye gittik. Dış yapısı ve iç yapısı gerçekten görkemli, tam anlamıyla Ortodoks ritüellerini betimleyecek tarza bir yapısı ve havası var.

image

image

Kazan katedralinden sonra sıra; Dökülen Kan ya da Yeniden Diriliş Ortodoks Kilisesi. (Türkçesi biraz garip ingilizcesini vermek en mantıklısı olacak; Chuch of the Savior Blood.) 

image

image

Son günümüzü ise Dostoevsky’nin evini görmekle geçirdik. Nevsky Caddesini çok yakın, gidip görmenizi tavsiye ederim.

image

Son olarak Nevsky Caddesinin bahsi çok geçti, ufak bi’ özet geçeyim. Leningrad’ın en önemli caddesidir. (Aradığınız) Her şeyi burada bulabilirsiniz. Aynı zamanda podyum gibidir, aklınız gider. (Aman diyorum, akıntıya kapılmayın. Dönemezsiniz.) Şehrin bir kötü tarafı; her tarafta adeta spider-man geçmiş gibi elektrik tellerinden oluşmuş ağlar, ipler var. Bu yüzden görüntü kirliliği hat safhada. Bir de bazı ara sokaklara girmemenizi tavsiye ediyorum. Kötü bir şey olduğundan değil sadece İkinci Dünya Savaşı dün bitmiş gibi hissediyorsunuz.

Gezimiz burada son buldu. Tallinn’e yedi saatlik dönüş yolculuğu başlamış oldu. 

Pazar, 9 Haziran 2013
Not so fast.(In fact, this photograph took at 10.04 pm.)
Pirita Beach, Tallinn, Estonia.June 6th, 2013

Not so fast.
(In fact, this photograph took at 10.04 pm.)

Pirita Beach, Tallinn, Estonia.
June 6th, 2013

Bruges.

Sıra on bir günlük Avrupa gezimizin son durağına geldi; Bruges! Hep söylüyorum, yine söyleyeceğim; “Çok sağlam bir gezi rotası yaptık." Nedenlerinden biri de Bruges’ü en sona bırakmaktı. Adeta kafa tatili yapmış gibi olduk. Bir sürü uçuş, tatlı koşuşturmacadan sonra resmen gezi içinde dinlendik. Rahatlıkla Tallinn’e gelmeden huzura kavuştuk diyebilirim.

image

Öncelikle nasıl Bruges’e varılır; Brüksel Charleroi Havalimani, Brüksel’in dışında olduğu için yine shuttle’a paramızı kaptırmak zorunda kalıyoruz. Shuttle sizi tam olarak Tren İstasyonun yanında bırakıyor böylece zaman kaybında da kurtulmuş oluyorsunuz. Daha sonra tren ile Bruges’e geçiyorsunuz. (Burada belirtmem gereken nokta; Trenler İtalya’dakilere oranla daha konforlu ve daha ucuz.) Bruges oldukça küçük bir yerleşim yeri. Şehri bir günde bitirmeniz çok olası. Hostel’imizi ararken Bruges halkı ne kadar yardımsever olduğunu gösterdi. Utanmasalar bizim yerimize Check-in yaptıracaklardı. Dikkatimi çeken diğer nokta çok akıcı ve net cümle kurmalarıydı. (İngiltere’ye olan yakınlığıma mı versem, bilemedim.Hostelimiz, Barcelona kullandığımız firmanın aynısıydı. Ne çok iyi, ne de çok kötü diyebilirim. (Bedava kahvaltıyı kim sevmez?) 

image

Bruges’ün etrafını ve içini kanallar kaplamış durumda, Venedik misali. Pek şirin bir görüntü oluşturuyor. Hele ki şehrin dışındaki kanalların yanında yel değirmenleri var. Rüya gibi.

image

Şehrin kalbindeki bu kuleye belli bir ücret karşılığında çıkabiliyorsunuz, biz çıkmadık. Kulenin yanındaki meydanda pazar kuruluyor, zaten meydan “Market” olarak geçiyor. Bir sürü cafe, tea room vesaire bulabilirsiniz. Bu arada yerel halk yüksek yüzde oranı ile bisiklet kullanıyor. Dikkatli olun. Şeker gibi insanlar, pek kibarlar. 

image

Bruges’e geldiğinizde yapmanız gerekenlerden ikisi bira ve çikolata denemektir. Gezinin son günleri olduğu için parasızlıktan çikolata deneyemesem de (tabi ki) bira denedim. Daha önce namını çok duyduğumu Duvel ve Leffe’yi size de öneriyorum. Ayrıca dantel işlemeleri buranın pek meşhur, ilgilenenlere duyurulur.

image

Bir Murat ile çevredeki bisiklet kullanımı gördükten sonra dayanamayıp bir kaç saatliğine bisiklet kiraladık. İyi ki yapmışız. Şehrin dışındaki kanalları aşıp güzel yerler keşfettik. 

image

Her güzel şeyin bir sonu olduğu gibi bizim gezimizin de sonuna gelmiş bulunmaktayız. Bitiyor olmasından dolayı burukluk, sorunsuz ve başarı bir şekilde ile sağsalim dönüyor olmamızın verdiği mutlulukla Tallinn’e dönüyorduk. En son bıraktığımızda kar vardı, geldiğimizde hava yeterince ısınmıştı. “Home, Sweet Home” misali…

Cuma, 31 Mayıs 2013
rainbow versus raindrop.
from my dorm window, Tallinn, Estonia.30th of May, 2013

rainbow versus raindrop.

from my dorm window, Tallinn, Estonia.
30th of May, 2013

Çarşamba, 22 Mayıs 2013

Barcelona.

Hepinize başka bir ülke, başka bir diyardan selam olsun! 

En son o yorucu ve buz mermerlerin üstünde geçen Roma Ciampino havalimanında kalmıştık. Neyse ki turumuzdaki ikinci ülke, üçüncü duraktaydık; Barselona! El Prat havalimanına indiğimizde ülkenin sımsıcak havası çok farklı bir yere geldiğimizin habercisiydi.

Tabii, her durağımızdaki yaptığımız gibi sırt çantalarımızdan kurtulmak için hostelimizi bulduk; St. Christopher’s Inns. (Daha önceki yazılarımda kaldığımız hostellerin isimlerini verdiğimi hatırlamıyorum, isteyen olursa seve seve.) Öncelikle 8 kişilik odada kaldığımızı belirtmek istiyorum. Ranza sistemi ile yerleştirilmiş, her yatakta perde, okuma lambası var. Yer olarak, çok merkezi olduğunu rahatlıkla söyleyebilirim. Catalunya meydanının hemen yanıbaşında. Çalışanlar ise çok ilgili ve bir o kadar da eğlenceli tipler. Söylemeden geçmeyeceğim. Bedava kahvaltı da vardı! 

image

Barselona’da ertesi günün akşamına kadar vaktimiz vardı. Çantaları bıraktıktan sonra kendimize güzel bir rota çizip yakın yerleri görmek için kendimizi Barselona sokaklarına attık. İlk olarak La Ramba. Kendisi şehrin ünlü caddelerinden biridir. Bana İstiklal Caddesini anımsattı ama biraz daha az kalabalık olanı, en azından sokakta insanların birbirine omuz teması ile yürümediği cinsten. La Ramba’nın bir ucu Catalunya Meydanına çıkarken diğer ucu ise Kristof Kolomb heykeline varmaktadır. Yaklaşık olarak 60 metre yüksekliğinde bir heykeldir. Görkemli. Kolomb heykeli La Ramba’nın deniz tarafında olanıydı. Başka bir ülkede Akdeniz sahillerinde gezmemek olur mu? Mis gibi! 

image

Biraz sahilde vakit geçirdikten sonra sokak aralarına daldık. Dar sokak araları sürprizler ile doluydu. Kimi zaman bir kilise, kimi zaman sokak sanatçısı. İşte onlardan bir kaç kare;

image

Günün yorgunluğu ile hostelimize geri döndük. Ertesi günkü gezilecek yerler çok daha önemliydi. Roma havalimanında tanıştığımız bir türk arkadaş La Sagrada Familia girişinde çok sıra olduğunu erkenden gitmemizi söylemişti. Bizde öyle yapmaya çalıştık. Ancak yolumuzun üstünde iken Antoni Gaudi’nin o muazzam eserlerini görmeliydik; Casa Batlló,

image

ve Casa Mila.

image

Bu iki müzeninde girişleri oldukça pahalıydı. Gezinin geri kalanını düşünerek dışarıdan bakmakla yetindik, ne yazık ki. Bu iki eseri gördükten sonra Antoni Gaudi’nin baş yapıtına çok az kalmıştı; La Sagrada Familia. Barselona’nın sembolü. Üniversitedeki ilk yılımda La Sagrada Familia ile ilgili bir sunum yapmıştım. Sunumun başlığı ise şuydu; "Dünya’nın en çok turist çeken inşaat sahası!" Yıllar sonra onlardan biri olacağım aklıma bile gelmezdi ama gerçekten çok yerinde bir başlık atmışım, bundan çok eminim. Öyle bir kuyruk vardı ki neredeyse bazilika çevresinde iki tur dönüyordu. Tam bir saatimizi kuyrukta harcadık.

image

Gaudi’nin adeta kendini adadığı bu şaheser de gotik ve Art Nouveau sanat akımlarının izlerini kolayca görmek mümkün. Hani her sanatçının bir tarzı var derler ya ben hayatımda bu kadar farklı bir tarz daha önce görmedim. Bir bölümde Gaudi’nin bu binanın tasarımını yaparken nelerden etkilendiğini anlatan bir bölüm var. Resmen ağzım açık kaldı. Gel gelelim müzeye giriş 16 avro. (Hem bazilika hem de kulelere çıkmak için, dilerseniz sadece bazilika için daha ucuza da alabiliyorsunuz.) Bazilika’nın içerisine girdiğinizde adeta ormanda yürüyormuş gibi hissediyorsunuz. 

image

Zaten Gaudi’nin tasarımlarında çoğunda doğadan etkilendiğini görebilmek mümkün. -Çoğu sanatçının dediği gibi en iyi öğretici doğadır.- 

image

Bazilikanın içerisi dışarı kadar gotik bir görünüme sahip değil.

image

Son olarak La Sagrada Familia’dan bir kaç görüntü. Sol alttaki modern dünyanın sanat anlayışı ile Gaudi’nin sanat anlayışı arasındaki farkı görebiliyoruz. (O nasıl bina abi?) La Sagrada Familia’dan sonraki durağımız başka bir Gaudi eseri; Park Güell. Adı üstünde park olan bu yer gerçekten pek güzel bir yer. Yeşillik, tepede kalması yüzünden Barselona manzarası izlemek için gerçekten gidilesi bir yer. Ayrıca Antoni Gaudi’nin bir süre yaşadığı ev de burada bulunmaktadır. 

image

Yavaş yavaş günün sonuna geldiğimizde gezmek istediğimiz tek bir yer kalmıştı; Nou Camp. Ne yazık ki girişi on dakika ile kaçırdığımızdan stada dışarıdan bakmakla yetinmek zorunda kaldık. Gerçekten büyük, söylemeden geçmeyeceğim.

image

Barcelona turumuzun sonuna geldik. Şimdi sıra yine bir havalimanında uyuyabilme macerasındaydı. Neyse ki El Prat gezi boyunca kaldığımız en rahat havalimanıydı. O zaman sıradaki durağımız; Bruges. 

Muchas Gracias, Adios!

Salı, 30 Nisan 2013

Floransa.

İtalya maceramızın sadece Roma ile sınırlı kalmadığını söylemiştim. Roma Termini tren istasyonundan Floransa'ya doğru yol alıyoruz.

Yolculuk yaklaşık olarak üç buçuk saat civarında sürdü ve Floransa’daki Santa Maria Novella tren istasyonuna vardık. Roma’yı akşamüstü saatlerinde terk ettiğimiz için Floransa’ya vardığımızda şehre çoktan karanlık çökmüştü ve günün verdiği yorgunlukla birlikte hostelimizi bulmak zorundaydık. Çok geçmeden hostelimizi bulduk ama hostelimiz Roma’dakine kıyasla daha iyi sayılmazdı. Zaten bir kaç saat uyuduktan sonra ayrılacağımız için bunu fazla dert etmedik tabii. 

image

Ertesi gün olduğunda Floransa’yı gezmek için 6-7 saatlik bir süremiz vardı.  Tam gezmeye başlıyorduk ki bir de ne görelim; Pazar! Merakla kendimizi pazara attık. 

image

Pazardan çıktığımızda (elimiz boş çıkamadık tabii!) Galleria dell Accademia gittik. Buraya giriş 9€ idi. Girmedik. Ama galeriye girmek isteyenlere ufak bir bilgi; Leonardo’nun Vitruvius adamı çizimi, Giovanni Bellini eserleri, Lorenzo Lotto’nun Kitaplı bir adam portresini görebilirsiniz. Daha sonra şehrin kalbine doğru yol aldık. 

image

Neden şehrin kalbi olduğunu anlamanıza yardımcı olması için sokak arasından bir kare. Bu ihtişam yeterli değil mi?

image

Santa Maria Katedrali! Romadakine benzer bir detaycılık katedralin dışı için bolca kullanılmış lakin aynı şeyi katedralin iç kısmı için söyleyemeyeceğim. İçi ile dışı arasında çok büyük bir fark var. Vatikan’daki bazilika içleri en az dışları kadar detaycı olduğunu görmüştük. Gerçi burayı Vatikan ile kıyaslamak pek adil olmaz. İşte katedralin içerisinden bir kaç kare;

image

Katedralin hemen yanında gotik mimari yapısıyla Giotto’nun Çan Kulesi var. Panoramik görüntü olur da ben kaçırır mıyım. 6 Euro’ya bütün Firenze’yi (Floransa’nın İtalyancasıdır.) görmek mümkün. Tabii bu ağır sırt çantalarımızla daracık 414 adımı atmak zorunda olduğumuz gerçeğini değişmedi!

image

İşte panoramik görüntülerden bir kaçı;


image

Günün kalan kısmını ise Galileo müzesinin hemen yanındaki Arno nehrinin kıyısında oturarak geçirdik. Pek keyifli anlardı. 

image

Bu arada günün olayı ise; Santa Maria Katedral’ının civarında dolanırken Murat’ın birden durup bize şaşkın bir ifade ile “Ben buraya tırmandım." demesiydi. İşin aslını sonradan öğrendik ki; Assassin’s Creed 2” oyunun hikayesi Floransa’da geçiyormuş. 

Nehrin kıyısında oturduktan sonra sağ alttaki fotoğrafta görünen Ponte Vecchio’ya yani Eski Köprü’ye gittik. İçerisinde çok sayıda hediyelik eşya, kuyumcu dükkanı vardı. Bana Kapalı Çarşıyı anımsattı. Adının eski köprü olmasının nedeni ise İkinci Dünya Savaşından sırasında bombalanmayan tek köprü olmasından kaynaklanıyormuş. 

Günün sonunda şehirde son turumuzu attıktan sonra tren istasyonuna geri döndük ve tekrardan Roma yolculuğu başlamış oldu. Barselona uçağımız sabah olduğundan havaalanında sabahlayacaktık. Gittiğimizde bize havaalanında kapandığını söylediler. (Havaalanı kapanır mı arkadaş?) Bizi gelişlerin bulunduğu yere yönlendirdiler. Bırakın uyuyacak yeri, oturacak yer yoktu. Millet buz gibi betona yatıyordu, mermeri yastık olarak kullanan insanlara hatta planking yapanlara bile rastladık. 

Dahası Barselona yazımda, çok yakında..

Grazie, Ciao! 

 
Sonraki sayfa